
Mehmet ve ben neredeyse altmış yılı birlikte geçirdik. Lisede tanıştık, sonra aynı tekstil fabrikasında omuz omuza çalıştık. Alın teriyle, sabırla, küçük ama huzurlu bir hayat kurduk. Dört çocuk büyüttük, yedi torun sevdik, hatta bir torunumuzun da çocuğunu kucağımıza aldık.
Pazar günleri mangal yakar, semaverde çay demler, hep birlikte sofraya otururduk. Bayram sabahları çocuklar ve torunlar kapıyı çalar, evimiz cıvıl cıvıl olurdu. Her gece uyumadan önce mutlaka aynı şeyi söylerdik:
“Seni seviyorum.”
Herkes bize “birbirinden ayrılmaz” derdi.
Yaş aldıkça ben daha unutkan olmaya başladım. Gözlüklerimi kaybettim, doktor randevularımı unuttum, aynı hikâyeyi birkaç kez anlattım. Mehmet beni asla eleştirmedi. Tam tersine, sessizce daha dikkatli oldu. Ben yardıma ihtiyaç duyduğumu fark etmeden o devreye girerdi.
Ama tek bir katı kuralı vardı:
Garajına asla girmeyecektim.
Garaj onun sığınağıydı — küçük sanat atölyesiydi. Resim yapmak onun en büyük huzur kaynağıydı. Hafif bir Türk sanat müziği açar, saatlerce içeride kalırdı. Kapının altından ince bir terebentin kokusu yayılırdı.
Bir gün markete gitmek için evden çıktı. Eldivenlerini mutfak masasının üzerinde unutmuştu. Onu hâlâ garajda sanarak eldivenleri alıp götürmek istedim.
Kapıyı açtım.
Ve olduğum yerde kaldım.
Duvarların tamamı aynı kadının portreleriyle doluydu.
Kurşun kalemle çizilmiş eskizler. Büyük yağlı boya tablolar. Yarım kalmış çalışmalar mantar panolara tutturulmuştu.
Bazı resimlerde kadın gülüyordu. Bazılarında gözlerinden yaş süzülüyordu.
Bazen genç ve ışıl ışıldı.
Bazen yılların izini taşıyan, derin düşüncelere dalmış bir kadındı.
Her tablonun köşesinde bir tarih vardı:
“1958.”
“1975.”
“2004.”
“2022.”
Onu onlarca yıldır resmetmişti — evliliğimizin her yılı boyunca.
Göğsüm sıkıştı.
“Bu ne?” diye fısıldadım.
Mehmet arkamda belirdi. Yüzü bembeyaz olmuştu.
“Ayşe… Buraya girmemeni söylemiştim.”
“O kim?” Sesim titriyordu. Duvarın önünden bir tabloyu alıp ona doğru uzattım.
“Hayatında başka biri mi vardı? Bunca yıl beni mi aldattın?”
Gözleri doldu. Elimi tutmak istedi ama geri çekildim.
“Bana gerçeği söyle,” dedim, sesim kırılarak.
Derin ve titrek bir nefes aldı.
“Uzun bir hikâye,” dedi yumuşak bir sesle.
“Ve inanmakta zorlanabilirsin. Ama bilmeye hakkın var.”
Konuşmaya başladığında dizlerim titremeye başladı. DEVAMI SONRAKİ SYFADA.