
Ben Bayan Yılmaz, altmış üç yaşındayım ve geçen ay Erzurum’a giden bir uçağa bindim…
Oğlumu toprağa vermek için.
Eşim Mehmet, yanımda sessizce oturuyordu. Kırk bir yıldır evliydik ama o sabah bana, birlikte bir hayat kurduğum adamdan çok, eskiden tanıdığım biri gibi geliyordu. İkimiz de aynı evladı kaybetmiştik ama acı bizi birbirimize yaklaştırmamıştı; bizi iki ayrı dünyaya savurmuştu.
“Biraz su ister misin?” dedi
Hayır dedim. Yutkunmak bile canımı yakıyordu. Boğazım, kuru bir kâğıt gibi yanıyordu.
Motorlar çalıştı. O kemiklere işleyen, derin uğultu… Camdan dışarı baktım. Kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum, içimdeki çığlığı bastırmak için. Birkaç saniyeliğine başka bir yerde olduğumu hayal ettim. Başka bir kadın olduğumu.
Sonra anons sistemi cızırtıyla açıldı.
“Günaydın sayın yolcular. Ben kaptan pilotunuz. Bugün otuz bin fit yükseklikte uçacağız. Erzurum’a olan yolculuğumuzun sakin geçmesini bekliyoruz.”
O sesi duyduğum an — kendinden emin, sıcak, neredeyse tanıdık — nefesim boğazımda düğümlendi.
Ve sonra isim geldi.
Zamanın asla ortaya çıkarmayacağını sandığım kadar derine gömdüğüm bir isim.
Kırk yıldan uzun süredir ne söylediğim, ne duyduğum, ne de hatırlamaya izin verdiğim bir isim.
Gözlerim bulanıklaştı. Parmaklarım uyuştu. Mehmet fark etmedi; sanki dünyadaki tüm dertler dizlerinin üzerindeymiş gibi boş boş bakıyordu.
Ama ben biliyordum.
EMİNDİM.
Uçağı kullanan adam… o benim..,Devamı sonraki syfada..